21 Aralık 2012 Cuma

when i'm sad.



when i'm sad i walk around
i sit around
i lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
when i'm sad i want to be wallflower in dissapper
i want to hybernate with the bears
when i'm sad everything seems so complicated
i look down from high places
i collect poisonous mushrooms
i take long baths
i want to go back to my mother’s womb
when i'm sad i drown everything in tears
when i'm sad i feel ugly
i want to go to space, i hope aliens will destroy earth
i think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid

when i'm sad, i wear all black
i feel extra extra extra mean
i hate christmas, halloween, and birthday parties
i like to sit alone in the dark
when i'm sad, i want to run away
i want to live on a deserted island,

then i go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and i think, to kill him is a very good idea

then one morning i wake up and i feel fine
i go out and everything seems beautiful
i walk around, i sit around, i all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy

the end

29 Ekim 2012 Pazartesi

Yine "Furuğ"...


Yeniden Doğuş


Yaşam belki 
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği, 
yaşam belki 
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı, 
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur, 
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır, 
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi, 
şapkasını kaldırarak, 
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen. 

......

Ah.. 
Budur benim payıma düşen, 
budur benim payıma düşen, 
benim payıma düşen, 
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür, 
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir 
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette, 
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir. 

Ve “ellerini 
seviyorum” diyen 
sesin hüznünde ölmektir. 

Ellerimi bahçeye dikiyorum, 
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum 
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda 
yumurtlayacaklar. 



5 Eylül 2012 Çarşamba

" Yaza unutma mevsimi diyorum ben.. Kışa anımsama."

                                                      Mart ayından kalma, iki çift ayak..


Odamda otururken bazen, delice bir rüzgar eserse eğer pencereden içeri doğru, kış geldi sanıyorum ve mutlu oluyorum. Üşüyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Yine bekliyorum havaların biraz daha soğumasını; şapkalarımı, eldivenlerimi ve en çok da şallarımı özledim. Mont ve boğazlı kazak da listeye girebilir elbette. Senin de sevdiğini biliyorum kazakları.


Gittiğim birkaç şehri düşündüm. Urfa mesela. Çok fazla gezememiştim ama keyif almıştım gördüklerimden. “Züğürt Ağa”nın çekildiği handa oturup kahve içmiştim, Şener Şen gözümün önünden gitmemişti, gülüp durmuştum öyle.

Biliyorsun, seninle yürümeyi severim kardeşim. Okullar açılınca, sen yine başka bir şehre gideceksin. Bencilce olabilir ama seni yine de anlarsın: senin oraya gitmenin güzelliği, benim yanına gelmek için gün saymamla bir bütün. Havalar soğuduğunda, bir gün yola çıkıp geleceğim. Biletimi, sabaha karşı vapurda olabileceğim bir saate ayarlayacağım. Latife Tekin bir kitabında şöyle yazmış: “Güneş öncesinin serinliğinde yamaçlara, vadilere uykulu gözlerle bakarsanız, dünya nasıl rahat eder anlıyorsunuz işte.” Ben de vapurda, ellerim ceplerimde senin olduğun kıyıya bakma istiyorum, gülerek. Sonra sen beni iskelede karşılarsın, uzun uzun sarılırız. Henüz kimseler yoktur sokaklarda. O meşhur börekçiden bir şeyler alıp, sadece sabahları –yeni demlendiği için- güzel olan çaycıda çay içeriz. Ellerimizi tutup güçleniriz. Akşam, her fırsatta gittiğimiz uzaktaki çaycıya –senin eskiden çalıştığın yer- gideriz. Yürürüz bol bol. Üşürüz biraz. Eskilerden bir şeyler hatırlarız. O kadar konuşup da, bir yol bulamayışımıza çaresizlikle gülümseriz. Bak şimdiden nasıl özledim. Hadi kış, gel artık!


                                             

21 Haziran 2012 Perşembe

istanbuldayım.iyiyim.




İstanbuldayım. Ağız tadıyla kederlenemiyorum bile. Sıcaklar yakıyor, rüzgar dağıtıyor. Bir ayarsızlık almış başını gidiyor. Pencereleri açıp cereyanda kalıyorum, hasta falan olmuyorum. Deli gibi tütün sarıyorum, yok anacım, sesim Kadıköy’deki konservatuar binasından taşan operacı arkadaşlarımızın sesinden berrak. Şimdi “Kötü mü olaydı her bir şey, cins misin bacım?” denebilir, ki yanlış bir soru da olmaz ama garip işte. Garip. Bünyem kaldırmıyor. Benim bildiğim aksiliği aksilik izler ama hayırdır inşallah deyip devam ediyorum. Bakalım çıkar kokusu yakında.

                                     
İstanbuldayım, bir de üstelik evdeyim. Gece bizim buradaki camilerin hocaları eve dağılırken, ben de yatağa gidiyorum. Annemlerin yatağı. Geniş geniş yatayım dedim, yatak çökmüş iki yandan, ortası da yüksekte. O yükseklikten düşüyorum uyurken! Vay anasını arkadaş ya. Neyse efendim, öğlen kalkıp çay içiyorum, TV zaplıyorum, internette geziniyorum, kitap okuyorum. E koca gün, insan sıkılıyor, hiç dışarı çıkasım olmuyor bazen. Mesela geçen gün dans ettim. Allahtan evde uzun sopalı bir süpürge yokmuş, düşüncesi bile ürküttü bir an. Neyse. Dans ettik işte. Aynadaki ben ve üç boyutlu ben. Sonra yorulduk. Can bonomo gibi dans etmek hiç ama hiç kolay değilmiş, deneyin görün.


İstanbuldayım. Seneye öğrenci akbilimin ardından göz yaşı dökerken hayal ediyorum bazen kendimi. Ve bu beni çileden çıkartıyor. Olmadı belediyeye çıkcam, ayırmayın bizi diye yalvarıcam. Efkarlandım gene. Of ulen of goca götlü dünya. Bu arada bitmiş akbil sesi çok eğlenceli. İyiyim iyiyim. Evet. İyiyim.

2 Haziran 2012 Cumartesi

.los olivos duermen y yo no duermo.

 

gururunla bıraktığın
bu acıyı silecek
kimse olmayacak bu dünyada

böylesi bir aşktan sonra
bana verdiğin bu acıyı
anlamıyorum..

24 Mayıs 2012 Perşembe

"bir özlem var içimde uzaklara doğru.."


Kendime sordum, yolculuk yapmak ne zaman güzeldir diye. Sevdiğin birilerine kavuşacaksan güzeldir, hep görmek istediğin bir yere varacaksan güzeldir, biraz kafamı toplayayım diyerek çıktığın bir yolculuk iyi gelebilir. Sonra en güzeli hangisi ki diye geçti içimden. Tren, otobüs, uçak? Trenler bir hayal oldu bu günlerde. En iyisi gene otobüs dedim. Gündüz yolculuğu iyi olur dedim ama gece gittim. Zaman kazanmak içindi –bahane-. Bir heyecan vardı. Belki biraz da gerginlik.  İçimde bazı şeyleri geride bırakıyormuş gibi bir his vardı. Oysa ki geri gelecektim ve işin aslı, geride bıraktığım hiç ama hiçbir şey yoktu.


Sabah, beklediğimden oldukça erken bir saatte Ayvalık’ta indim. Güneş bana göz kırptı. Önce meydana gittim, bir banka oturdum. Durgun bir deniz, çok yakmayan bir güneş, trafiksiz yollar, boş otobüsler ki ben boş otobüs görmeyeli yıllar oldu. Biraz kitap okudum. Sonra oranın meşhur kahvesi “Camlı Kahve”ye gittim. Çay 50 kuruştu!! Simit de öyle.. Dedim burada öğrenci olmak varmış. Çardağın altında. Esnaf işlerine gidiyor, canlı bir hava hakim. Öyle oturdum insanları izledim, dinledim. “Cafer”e şeker yedirdim. Tam bir çılgın! Bacakları neredeyse yok. Cafer bir köpecik. Kim şeker verirse onun yanına gider, kendine bir gölge bulup başka şekerler bekler.


Kahvenin sahibi Ahmet abi geldi bir ara yanıma. Sohbet ettik. Bana limonata ikram etti, Ayvalık’ta limonata güzeldir bu arada. Sonra kalktım, sokakları gezdim biraz. İkinci el kitap satan “Eski’z”e uğradım, kitap kokladım. Çok sevdiğim bir yazarın “öptüm say” imzalı kitabını görünce dayanamayıp aldım. İyi de yaptım. Sonra Perşembe günleri kurulan pazara girdim. Kolye aldım. Balık.


Artık eve gitmeliyim dedim. Eve gidip ailemi gördüm. Özlemişim. Ama ne garip! Özlem saniyelik bir şey mi? Bir yazarın dediği gibi “ Biz üç kardeş de bu evden hemen kopabilmek için büyük çaba harcıyoruz. Dışarıda, yaşamın gürültüsü içinde, ya da başka evlerde, başka insanlarla yaşam her zaman her zaman daha güzel geliyor bize.” Hemen oradan kaçmak istedim. Bir kahvaltılık bir özlemdi sanki. Son bir sene içinde ailemle aşılması oldukça güç şeylerle boğuştuk. Bir şeyler raya otursa bile hala aşılabilmiş değil. Buna rağmen, benim yanımda oldular. Şimdi böyle hissetmem beni kötü biri mi yapar?


İstanbul’a geri dönerken, kafam da bu sorular vardı. Yine gece döndüm, sabah derse giderim umuduyla. Sevmiyorum gece yolculuğunu ve cam kenarında oturmayı. Derse gitmedim. Bu aralar özlediğim kimse yok, diye düşündüm sıkça. Ama bu aralar özlediğim bir yaz var. Görmeden özlediğim yerler var. Şu sıralar  olan şeyleri düşünmektense, olmayan şeyleri düşünmek çok daha iyi..

9 Mayıs 2012 Çarşamba

ne güzel haber!


"Sait Faik Ada’dan biriyle balığa çıkmış. Küçük bir karagöz yakalamış. Oltadan çıkarınca bakmış çok küçük, öpüp denize geri bırakmış. Yanındaki ne yaptın deyince, 'Bak, demiş artık denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor.' "




1 Mayıs 2012 Salı

.Cüneyt Türel.

                                                     
                                                         http://www.cuneytturel.com/siirler



En güzel şiir okuyan adamdı bana göre.
“Rakı sesli” bir adamdı sanki.
Avunmak için şiirlerini dinlediğim oldu çok.
Belki başka şiirler de okurdu.
Ölüm işte, her ölüm erken ölüm.


20 Nisan 2012 Cuma

hele bir de son sigaraysa..

Islanan, hele de içilirken ıslanan son sigara hayatın ne kadar acımasız olduğunun bir göstergesi.
                                                     
                                                         Ankara'ya gitmek istiyorum.



11 Nisan 2012 Çarşamba

.Füruğ Ferruhzad.



Benim O’nu tanımam, Acem ellerine olan merakımla başladı. O’nu geç keşfetmenin,  geç okumanın garip bir pişmanlığı ve yine de fark etmenin mutluluğuyla devam etti. O oldukça güzel bir kadın; farklı, yaşadığı coğrafyada yok edilmek istenecek kadar farklı bir kadın. Çünkü o aşktan, ölümden, yalnızlıktan, cinsellikten bahsederek tüm dikkatleri üzerine çekmeyi başardı ki bu elbette herkesin hoşuna gitmedi ama benim çok hoşuma gitti! Dönemi ve yaşadığı yere göre, adı yüzyıllarca anılmayı hak etmiştir bana kalırsa ve O’na bu değeri verecek milyonlarca insan inanıyorum ki vardır..

"yaşamak belki
bir kadının her gün filesiyle geçtiği uzun bir caddedir
yaşamak belki
bir adamın kendini astığı bir iptir
yaşamak belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşamak belki sevişme arasında yakılan bir sigara
ya da bir yayayın şapkasını kaldırarak
bir başkasına anlamsızca gülümseyip "günaydın" diyen şaşkın bakışıdır
yaşamak belki
senin gözbebeklerinde harap olan bakışımın kapandığı andır
ve benim
onun ay algılayışıyla karanlık kavramını karıştıracağım duygusudur"


Böyle anlatır yaşamı.. Hem gülümsetir, hem düşündürür..  Hem aşk vardır dizelerinde, hem de yalnızlık; bazen kederlidir, bazen yüzü gülen bir Füruğ gelir gözümün önüne ama hep umutludur, dizelerinden ne olursa olsun hep umut fışkırır, belki de bana öyle geliyordur ama öyle olmasını düşünmek güzel bir şey, her şeyde umut araması insanın en güzelidir.

“Bak
Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
Yıldızlar topladım
Eskiden ne kadar uzaktı toprak
Gökyüzünün mor köşelerine
Yeniden duyuyorum şimdi 
Senin sesini”


“İyi” şairlerin kaderidir belki de, kendi ülkelerinde adları pek anılmaz; ne kadar acı olsa da bunun örnekleri çoktur.. O, kendi ülkesinin suyunda boğulmuş bir kadın şairdir. Sadece şair değil; oyuncu, yönetmen, ressamdır. Tek oğlunu boşandığı eşine verdikten sonra onu bir daha görme şansına sahip olamamış, kalbi kırık bir annedir aynı zamanda da.. O, böyle aşık, yalnız, kederli bir kadındır; benim gözümde en çok da “iyi” bir şairdir..


“Ve bu benim
yalnız bir kadın
Soğuk mevsimin eşiğinde
Yeryüzünün kirli varlığını anlamanın başlangıcında”


9 Nisan 2012 Pazartesi

"Tüm dünya yeşilken.."

Sen söz yazma mümkünse, sonra toparlanamıyorum ben..



the face forgives the mirror
the worm forgives the plow
the questions begs the answer
can you forgive me somehow?

maybe when our story's over
we'll go where it's always spring
the band is playing our song again
and all the world is green

pretend that you owe me nothing
and all the world is green
can we bring back the old days again?
and all the world is green

26 Mart 2012 Pazartesi

..Golha..

                                   
                                ....

                                yorgun bir kadın
                                yorgun bir kitap elinde
                                yorgun dünyasında
                                sığındı kendine
     
                                                                Eray Canberk, Ebrular



                               
                           

25 Mart 2012 Pazar

Maldito Mundo!

 "Afrika’da bir anne çocuğuna, ‘tabağını bitir’ diye bağırana kadar dünyanın bütün tabaklarını kırmak istiyorum."
- Morgan Freeman




Yine kendimi dünyanın kötülüklerine isyan ederken buldum, ara sıra oluyor öyle.  Bazen, şuurumu toparlayıp, bireysel problemlerimden koşarak uzaklaşıp, dünyada yer edinmiş bir probleme kafayı takmış olarak yakalıyorum kendimi bir köşede.  “Hey! Seni bencil, bak onca yoksulluk varken sen nelere dertleniyorsun, biraz ayıp olmuyor mu, küçük hanım?”  diye söyleniyor kafamın bilmediğim bir köşesinden bir ses. Çöküyorum böyle birden, utanıyorum üzüldüğüm şeylerden, sonra da kızıyorum, lanet ediyorum. Neden bu kadar bencil olduk biz? Dünya küreselleşti, biz bencilleştik. Bir kayıtsızlık sardı dört yanımızı, tüm ilgi egomuza kaydı. İlla ben, illa ben. Büyürken kalbimizi mi küçülttüler yoksa biz bunu bizzat mı yaptık?

Nereden geldim bu konuya? Şimdi ben Afrika tarihi ile ilgili bir okuma yapıyordum,  sonra salondan annemin ahlayan vahlayan sesi geldi, ne olduğunu merak edip içeri gittim, film izliyormuş da çok etkilenmiş sanırım. “Sefiller” i seyrediyordu, evet, meşhur Fransız yazar Victor Hugo’nun en bilinen eserinin uyarlaması. Evet, Jean Valjean, Fantine, Cosette, Marius  falan.  Tabi bu eser daha ziyade, Fransız İhtilali sonrası,  İkinci Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatmak amacıyla yazılır ve aynı zamanda Fransız halkının oldukça güç koşullarla boğuştuğunu dile getirir ki, Fantine’in kaderi, adalet sistemindeki bozuluklar, Jean Valjean’ın bunlarla çarpışması vs. gibi o dönem Avrupa’sının sancılarından Fransa örneğiyle bahsedilir burada. Zaten okuma yaparken Fransa’nın arkasından bayağı bir sövmüştüm, bir de üstüne bu gelince yeter be dedim.  Neyse efendim, Ruanda Soykırımıyla ilgili birkaç okuma ve Sefiller yüzünden başta Fransa olmak üzere, - pardon en başta Vasco de Gama var-, tüm Avrupa’dan bir kez daha illallah ettim. Her yere medeniyet götürme merakları, günümüzde başkalarına devredilmiş olsa da hala devam ettiriliyor. Medeniyet demek, öldürmek demek, senden farklı olan inançlara, kültürlere ilkel gözüyle bakmak demek – ki bu yüzden insan eti yiyenler  cani olarak öğretiliyor bizlere-, insanı insana kırdırmak demek, beyaz ırkın mükemmelliğini “Apartheid” ile bir kere daha gözümüze gözümüze sokmak demek, demokrasi çığırtkanlığı yapmak demek. İnsanlığımdan utandım, Batı’nın ahlaksızlığını alan bir toplumda yaşamaktan utandım. Bütün siyasete bulaşmış, kokuşmuş sömürgecilerden utandım. İnsanı; yaşamak için kendi eşini, çocuğunu öldürten zihniyetten utandım. Dünyada bilmediğimiz daha neler olup biterken, en çok da kendime dalmış, başka bir şey düşünemez bir insan haline gelmiş olmaktan utandım ve galiba, bu utançla yaşamaya mahkumum.  Çünkü zihnimin çoktan kuşatıldığına inanıyorum, bu beni tedirgin ediyor ama vücudun uyuşmaya başlamış gibi, tepki veremez hale geliyorsun, ve olan biteni kabul ediyorsun, en fazla benim gibi böyle kendi kendine isyan eder hale geliyorsun. Sonrası bilinen şeyler işte, neden bu dünyada yaşıyorum sorusu ve benzerleri. Oysa, yaşamak için bulduğumuz amaçlara dönüp baktığımızda, onların bile aslında ne kadar bencilce olduklarını görüyoruz.
Belki de görmüyoruz..





23 Mart 2012 Cuma

.we drove our hearse.

çok güzelsin bence.



This is how it works
You're young until you're not
You love until you don't
You try until you can't
You laugh until you cry
You cry until you laugh
And everyone must breathe
Until their dying breath

No, this is how it works
You peer inside yourself
You take the things you like
And try to love the things you took
And then you take that love you made
And stick it into some
Someone else's heart
Pumping someone else's blood
And walking arm in arm
You hope it don't get harmed
But even if it does
You'll just do it all again

22 Mart 2012 Perşembe

"but it doesn't bother me.."




Çok sıkıldım buradan. Hep mecburi telaşlar, strese sokan gereksiz heyecanlar.. Sonra dedim ki, ” en iyisi başka bir şehre kaçmak, bir iki günlüğüne de olsa iyi olur.” Evet, iyi oldu. Orası güzeldi, insan azdı, hava da düzelmişti şansımıza, yollar arabalar için değil yürümek için kullanılıyordu çoğunlukla. Yürüdük bolca, insanların girmekten korktuğu çingene mahallesinde turladık, çok güzel bir kütüphaneye gittik, tabi ki çay içtik bolca, mükemmel bir sahil keşfettik, iskelede oturduk biraz, sonra ben yalnız kovboy olduğumdan ötürü canımın içi iki dostumu iskelede bırakıp biraz sahilde dolandım. Onlar da kıyıya vuran dalgalardan nasiplerini alıp, iskelede olmalarına rağmen bayağı ıslandılar. Sonra, minnacık bir çay bahçesi bulup, postu oraya serdik. Gır gırdı, şamataydı, temaşaydı derken; sahilde ıssız kalmış bir kayık bulup içine yerleşip şarkılar söyledik, Bomonti içtik. En önemlisi de kendimi yemeğe verdim, bulduğum her fırsatta uyudum, ki bu sebepten sevgili arkadaşlarım benimle sıkça alay ettiler, gülüştük :)) Tabi o akşam Behzat Ç. akşamı olduğu için, Bomontileri kapıp yurt odasındaki minik televizyonun önüne serildik, antep fıstığı kavgasına tutuştuk.

La la la!

Evet, her güzel şeyin bir sonu vardı gerçekten de, bir kere daha yaşayarak gördük, otobüsle bu pis şehre geri geldik, İstanbul’u sevmemekten değil ama bazen insan en sevdiğine bile katlanamıyor ya o hesap..  Otogar! Kabusların başlangıcı, kötü günlerin habercisi gibi karşıladı beni. İner inmez yeniden söylenmeye başladım, okuldan, evden, kimi insanlardan,  senden bıktım. Zaten orada bile rahat bırakmadın kafamı, seni düşündüğüm her dakika yaşama sevincimi elimden alıyorlar gibiydi, onun dışında seni düşünmemek için her şeyi yaptım.  İçime sıkıntı salıyorsun resmen.  Bütün hatıraları yok edince seni düşündürecek bir şey kalmadı, ama böyle de olmadı. Bir defa daha sıkıldım, yine kasvet sardı dört bir yanımı.

13 Mart 2012 Salı

Sevgili kitap,


İlk acım değil ve büyük ihtimalle son acımda değil. Neyse bunun pek bir önemi yok, sığınaklara saklanacağımız o günler gene gelecek. Ne koyalım sığınaklara zor zamanlar için??

İnsanın her olayda tepkisi farklı oluyor, hayata farklı yüzlerle çıkıyoruz. Çünkü değişime kapanmak çok zor, ki gerek de yok. Bazen tepkisiz kalıyoruz, kayıtsızlık baş gösteriyor. Bazen sosyal bir hayvana dönüşüyoruz, bazen canımız bir şey yapmak istemiyor, “eve kapasınlar ulan beni, kimseleri görmek istemiyorum” havalarına bürünüyoruz. En azından ben de böyle şeyler oldu. Şu an kayıtsızlık aşamasındayım. Böyle bir kayıtsızlık görülmedi benim bu taraflarda, o derece yani.

Kitap. Evet, kitap. Tamam, kitap okuyorum, önceden de okurdum, arada elime alırdım yarısında bırakırdım, bazen bir solukta okurdum. Dönem dönem değişirdi. Şu sıralar, yıllarca adeta kitaptan soğutmak için kurulan o cümleyi çok sık tekrarlar oldum. Kitapla dostluk ilişkisine yön veren o cümle işte, herkeşler bilir. Hayatımın hiçbir döneminde kitap okumanın beni bu denli güçlendirdiğini hatırlamıyorum, bu yüzden bunu kendi çapımda kutluyorum. İçimde kutluyorum tabi, dışa vuramıyorum, “kitap okuyorum, çok mutluyum!” tarzı söylemlerimin insanlar tarafından hoş karşılanmaması bir yana, bir de tuhaf bakışlar, “anlıyorum seni” gibisinden esprili sözler, gerek yok. Ama gerçekten de çok mutlu ediyor bu aralar beni. Ne güzel o zaman, değil mi ama?? Sığınaklara kitap saklamak lazım zor zamanlar için. Hımm, sizleri bilemem ama ben biraz müzik, bolca tütün, ve zor zamanlar geçene dek beni idare edecek kadar çay da stoklamaktan yanayım. 


Sığınmışken, bunu dinleyebiliriz!!!



11 Mart 2012 Pazar

"Zalimim Derilla, en azından bu aralar."





Kendi içine bakabilmek.. Kendini bütün tezatlarınla görmeye çalışmak.. En azından bunu denemek.. Biliyorum, zor. Hatta çoğu zaman bunu yapmamak, bundan kaçmak için oluyor asıl çabamız. Bazen durup kendine bakmak, kendini düşünmek, içinde bir şeyleri sorgulamak öyle yoruyor ki, aman düşünmeden buradan uzaklaşayım diyor insan. “insan böyle deliriyor işte.” diyenlere inat, asıl düşünmedikçe delirdiğimizi, sıkıntılarımızın temel kaynağının “gerçekten kendimizi düşünmediğimiz” oluşunu dile getiresim var.


Her şey öyle yorucu ki, hepimiz için. Hep kurtarılmaya muhtacız. Bir şeylere mahkumuz. Aileye, sevgiliye, okula, işe, kocamıza, karımıza, çocuğumuza. Asıl yorucu olan da, tüm bunlara mahkumiyetini göre göre, kendine de katlanmak zorunda olduğunu bilmek. Yani her şeyin omzuna bir sorumlulukmuşçasına bindirilmesi,  bundan kaçamaman ve daha da beteri, bununla savaşamaman..  Hani olur ya, “geriye dönüp bakmalar”… İşte öyle, bazı şeyleri yaşarken değil de,  baktığında görebilmek. Ne acı bir şey oysa, yaşarken aslında neyin içinde olduğunu görememek. Evet, geriye dönüp bakmak da iyidir; yanlışlar, acılar adam eder ama o an, tam o an, farkına varabilsek, büyüsü kaçmadan yoluna sokabilsek bir şeyleri. İşte benimki de bir temenni.


Bizim Kaptan’ın bir sözü vardı.. 
“Zaten, kim gerçekten bakabilmiş ki, içine..”


4 Mart 2012 Pazar

Meraklısı İçin "Öyle Bir Hikaye"




Dünyanın en güzel hikayesi desem, siz ne derdiniz? Bana göre en güzeli “Öyle Bir Hikaye”dir. Gerçekten de öyle bir hikayedir o. Hem güzellik, hem acı, hem hüzün, hem mutluluk barındırır.  Cebinize alıp sohbet edeceğiniz bir Hidayet’iniz olsun istersiniz, aslında bunu yapabilirsiniz de! Lise son sınıfta, felsefe öğretmenimden duymuştum bu öyküyü. Kendisine derinden vurgun olduğum için, hemen gidip okumuştum ve sizden vazgeçip Hidayet’e vurulmuştum sevgili öğretmenim.


“Cebinde mis gibi simit kokuyor be abi!” dedi Hidayet, sonra sevdiceği Pakize’yi anlatmaya koyuldu, sonra da Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırlayıp gitti. Panco’ya selamlarını da iletti. Yıllardır bu camiye gidip, çitlembik ağacını bulmayı isteyip dururum. Bir gün gideceğim. Kendime güveniyorum, yapabilirim.

“Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye”, İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynanıyordu bir ara, hala var mı bilemiyorum, aslında bir ara gidip bakayım da oynanıyorsa hala bir bilet alayım şöyle kendime ön sıralardan. Hatta dayanamayıp baktım bile internetten. Oynanıyormuş hala. Eskiden Savaş Dinçel oynuyormuş, ben onu izleyemedim, onun vefatının ardından Naşit Özcan oynuyor. Gayet güzel her şey. Oyundaki sesler.. ah, o sesler.. Öyle güzel yapmışlar ki, mutluluktan yaş gelebilir gözlerden (benim gelmişti, sadece oyunun yarattığı güzellik duygusundan dolayı). Ayrıca, oyunun sonunda çekiliş yapılıyordu ve kazanana Sait Faik'in bir büstünü veriyorlardı, hala öyle mi bilmiyorum ama belki bize çıkar (: Neyse efendim, ben şiddetle tavsiye ediyorum, okuyun diyorum, hatta okuduktan sonra bir de gidip izleyin, bu aktiviteleri kronikleştirin diye de ekliyorum. Panco’ya selamlar, size sevgiler saygılar..

27 Şubat 2012 Pazartesi

Cheese filled Snow



senin uyurken "nım nım nım" yapan ağzını yerim ve o peynirin içinde bir tur atmak isterim..

23 Ocak 2012 Pazartesi

..Ghir Enta..



                       Sen ne güzel bir şarkısın, ne güzel bir müziğin var!