21 Aralık 2012 Cuma

when i'm sad.



when i'm sad i walk around
i sit around
i lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
when i'm sad i want to be wallflower in dissapper
i want to hybernate with the bears
when i'm sad everything seems so complicated
i look down from high places
i collect poisonous mushrooms
i take long baths
i want to go back to my mother’s womb
when i'm sad i drown everything in tears
when i'm sad i feel ugly
i want to go to space, i hope aliens will destroy earth
i think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid

when i'm sad, i wear all black
i feel extra extra extra mean
i hate christmas, halloween, and birthday parties
i like to sit alone in the dark
when i'm sad, i want to run away
i want to live on a deserted island,

then i go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and i think, to kill him is a very good idea

then one morning i wake up and i feel fine
i go out and everything seems beautiful
i walk around, i sit around, i all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy

the end

29 Ekim 2012 Pazartesi

Yine "Furuğ"...


Yeniden Doğuş


Yaşam belki 
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği, 
yaşam belki 
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı, 
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur, 
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır, 
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi, 
şapkasını kaldırarak, 
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen. 

......

Ah.. 
Budur benim payıma düşen, 
budur benim payıma düşen, 
benim payıma düşen, 
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür, 
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir 
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette, 
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir. 

Ve “ellerini 
seviyorum” diyen 
sesin hüznünde ölmektir. 

Ellerimi bahçeye dikiyorum, 
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum 
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda 
yumurtlayacaklar. 



5 Eylül 2012 Çarşamba

" Yaza unutma mevsimi diyorum ben.. Kışa anımsama."

                                                      Mart ayından kalma, iki çift ayak..


Odamda otururken bazen, delice bir rüzgar eserse eğer pencereden içeri doğru, kış geldi sanıyorum ve mutlu oluyorum. Üşüyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Yine bekliyorum havaların biraz daha soğumasını; şapkalarımı, eldivenlerimi ve en çok da şallarımı özledim. Mont ve boğazlı kazak da listeye girebilir elbette. Senin de sevdiğini biliyorum kazakları.


Gittiğim birkaç şehri düşündüm. Urfa mesela. Çok fazla gezememiştim ama keyif almıştım gördüklerimden. “Züğürt Ağa”nın çekildiği handa oturup kahve içmiştim, Şener Şen gözümün önünden gitmemişti, gülüp durmuştum öyle.

Biliyorsun, seninle yürümeyi severim kardeşim. Okullar açılınca, sen yine başka bir şehre gideceksin. Bencilce olabilir ama seni yine de anlarsın: senin oraya gitmenin güzelliği, benim yanına gelmek için gün saymamla bir bütün. Havalar soğuduğunda, bir gün yola çıkıp geleceğim. Biletimi, sabaha karşı vapurda olabileceğim bir saate ayarlayacağım. Latife Tekin bir kitabında şöyle yazmış: “Güneş öncesinin serinliğinde yamaçlara, vadilere uykulu gözlerle bakarsanız, dünya nasıl rahat eder anlıyorsunuz işte.” Ben de vapurda, ellerim ceplerimde senin olduğun kıyıya bakma istiyorum, gülerek. Sonra sen beni iskelede karşılarsın, uzun uzun sarılırız. Henüz kimseler yoktur sokaklarda. O meşhur börekçiden bir şeyler alıp, sadece sabahları –yeni demlendiği için- güzel olan çaycıda çay içeriz. Ellerimizi tutup güçleniriz. Akşam, her fırsatta gittiğimiz uzaktaki çaycıya –senin eskiden çalıştığın yer- gideriz. Yürürüz bol bol. Üşürüz biraz. Eskilerden bir şeyler hatırlarız. O kadar konuşup da, bir yol bulamayışımıza çaresizlikle gülümseriz. Bak şimdiden nasıl özledim. Hadi kış, gel artık!


                                             

21 Haziran 2012 Perşembe

istanbuldayım.iyiyim.




İstanbuldayım. Ağız tadıyla kederlenemiyorum bile. Sıcaklar yakıyor, rüzgar dağıtıyor. Bir ayarsızlık almış başını gidiyor. Pencereleri açıp cereyanda kalıyorum, hasta falan olmuyorum. Deli gibi tütün sarıyorum, yok anacım, sesim Kadıköy’deki konservatuar binasından taşan operacı arkadaşlarımızın sesinden berrak. Şimdi “Kötü mü olaydı her bir şey, cins misin bacım?” denebilir, ki yanlış bir soru da olmaz ama garip işte. Garip. Bünyem kaldırmıyor. Benim bildiğim aksiliği aksilik izler ama hayırdır inşallah deyip devam ediyorum. Bakalım çıkar kokusu yakında.

                                     
İstanbuldayım, bir de üstelik evdeyim. Gece bizim buradaki camilerin hocaları eve dağılırken, ben de yatağa gidiyorum. Annemlerin yatağı. Geniş geniş yatayım dedim, yatak çökmüş iki yandan, ortası da yüksekte. O yükseklikten düşüyorum uyurken! Vay anasını arkadaş ya. Neyse efendim, öğlen kalkıp çay içiyorum, TV zaplıyorum, internette geziniyorum, kitap okuyorum. E koca gün, insan sıkılıyor, hiç dışarı çıkasım olmuyor bazen. Mesela geçen gün dans ettim. Allahtan evde uzun sopalı bir süpürge yokmuş, düşüncesi bile ürküttü bir an. Neyse. Dans ettik işte. Aynadaki ben ve üç boyutlu ben. Sonra yorulduk. Can bonomo gibi dans etmek hiç ama hiç kolay değilmiş, deneyin görün.


İstanbuldayım. Seneye öğrenci akbilimin ardından göz yaşı dökerken hayal ediyorum bazen kendimi. Ve bu beni çileden çıkartıyor. Olmadı belediyeye çıkcam, ayırmayın bizi diye yalvarıcam. Efkarlandım gene. Of ulen of goca götlü dünya. Bu arada bitmiş akbil sesi çok eğlenceli. İyiyim iyiyim. Evet. İyiyim.

2 Haziran 2012 Cumartesi

.los olivos duermen y yo no duermo.

 

gururunla bıraktığın
bu acıyı silecek
kimse olmayacak bu dünyada

böylesi bir aşktan sonra
bana verdiğin bu acıyı
anlamıyorum..

24 Mayıs 2012 Perşembe

"bir özlem var içimde uzaklara doğru.."


Kendime sordum, yolculuk yapmak ne zaman güzeldir diye. Sevdiğin birilerine kavuşacaksan güzeldir, hep görmek istediğin bir yere varacaksan güzeldir, biraz kafamı toplayayım diyerek çıktığın bir yolculuk iyi gelebilir. Sonra en güzeli hangisi ki diye geçti içimden. Tren, otobüs, uçak? Trenler bir hayal oldu bu günlerde. En iyisi gene otobüs dedim. Gündüz yolculuğu iyi olur dedim ama gece gittim. Zaman kazanmak içindi –bahane-. Bir heyecan vardı. Belki biraz da gerginlik.  İçimde bazı şeyleri geride bırakıyormuş gibi bir his vardı. Oysa ki geri gelecektim ve işin aslı, geride bıraktığım hiç ama hiçbir şey yoktu.


Sabah, beklediğimden oldukça erken bir saatte Ayvalık’ta indim. Güneş bana göz kırptı. Önce meydana gittim, bir banka oturdum. Durgun bir deniz, çok yakmayan bir güneş, trafiksiz yollar, boş otobüsler ki ben boş otobüs görmeyeli yıllar oldu. Biraz kitap okudum. Sonra oranın meşhur kahvesi “Camlı Kahve”ye gittim. Çay 50 kuruştu!! Simit de öyle.. Dedim burada öğrenci olmak varmış. Çardağın altında. Esnaf işlerine gidiyor, canlı bir hava hakim. Öyle oturdum insanları izledim, dinledim. “Cafer”e şeker yedirdim. Tam bir çılgın! Bacakları neredeyse yok. Cafer bir köpecik. Kim şeker verirse onun yanına gider, kendine bir gölge bulup başka şekerler bekler.


Kahvenin sahibi Ahmet abi geldi bir ara yanıma. Sohbet ettik. Bana limonata ikram etti, Ayvalık’ta limonata güzeldir bu arada. Sonra kalktım, sokakları gezdim biraz. İkinci el kitap satan “Eski’z”e uğradım, kitap kokladım. Çok sevdiğim bir yazarın “öptüm say” imzalı kitabını görünce dayanamayıp aldım. İyi de yaptım. Sonra Perşembe günleri kurulan pazara girdim. Kolye aldım. Balık.


Artık eve gitmeliyim dedim. Eve gidip ailemi gördüm. Özlemişim. Ama ne garip! Özlem saniyelik bir şey mi? Bir yazarın dediği gibi “ Biz üç kardeş de bu evden hemen kopabilmek için büyük çaba harcıyoruz. Dışarıda, yaşamın gürültüsü içinde, ya da başka evlerde, başka insanlarla yaşam her zaman her zaman daha güzel geliyor bize.” Hemen oradan kaçmak istedim. Bir kahvaltılık bir özlemdi sanki. Son bir sene içinde ailemle aşılması oldukça güç şeylerle boğuştuk. Bir şeyler raya otursa bile hala aşılabilmiş değil. Buna rağmen, benim yanımda oldular. Şimdi böyle hissetmem beni kötü biri mi yapar?


İstanbul’a geri dönerken, kafam da bu sorular vardı. Yine gece döndüm, sabah derse giderim umuduyla. Sevmiyorum gece yolculuğunu ve cam kenarında oturmayı. Derse gitmedim. Bu aralar özlediğim kimse yok, diye düşündüm sıkça. Ama bu aralar özlediğim bir yaz var. Görmeden özlediğim yerler var. Şu sıralar  olan şeyleri düşünmektense, olmayan şeyleri düşünmek çok daha iyi..