30 Eylül 2015 Çarşamba

Show Time Gurls!!




Dağınık yağlı saçlarım, pejmürde kot pantalonum, ortaokul yıllarından kalma turuncu yağmurluğum, çatlayıp rengi uçmuş dudaklarım, fazla uyumaktan şişmiş gözlerim, giderek sararan yüzüme gölge misali yerleşmiş göz altı torbalarımla kitapçının dergi raflarının önünde hayatı sorgularcasına boşboş bakıyorum bir “kadın” dergisine. Kapağında seksi bir hatun var, kumral güzeli. Allah için güzel. Yanda ismi var, sanırım Brezilyalı yada Portekizceden anladığımı sandığım için böyle düşünüyorum. Yeniyıla daha çok var, yılın sonlarında burcumuz bize neler getirecek acaba merak ediyorum. Çok şükür bunun da bir yanıtı var dergide. Sevgiliyle/kocayla yatak odasında neler yapılabilir, yani en sevdiğimiz, kulaklarımızın bir ses duyan köpekler gibi dikildiği o muhteşem kelime: Seks. Basen ve göbek eritmek için hareketler, güzel bir başlık. Dergiyi alırsam sebebi bu başlık olabilir. Tabii Hollywood diyetleri de mühim. Kış geldi gelecek, depolamaya başladım kiloları. Yağ sıcak tutar mantığıyla, tabi vicdan azabıyla yaşanmıyor. 500 gr aldım diye intiharın eşiğine yaklaşan arkadaşlar varken insan göbeğinin katlarını sıkıp bir düşünüyor: Tuhaflık nerede?

 Kendimi mi beğenmiyorum yoksa başkalarının beni beğenmemelerinden mi korkuyorum? Hep sorarım bu soruyu. Yanıtı muamma ben de. İnsan kendi için yapar diye düşünürdüm ama özellikle paylaşım siteleri beni tekrar bu soruyu düşünmeye itti. Bir insan bir yazısını paylaşabilir, çektiği bir fotoğrafı paylaşabilir, yediği güzel bir yemeği bir dergide anlatabilir ama neden kahveyle kitap çekip de bunu paylaşır? Hiç kimse bunun sanatsallığına beni ikna edemez, hatta kendilerini kandırmaktan da vazgeçsinler lütfen. Hadi onu geçtim. Neden yediği içtiği her şeyi yaparken biz onun hayatına dalıp gitmiş buluyoruz kendimizi? Bir bakmışız 1000 tane resmine bakmışız,, hayda, ne ara yaptık? Yani eskiden baya eskiden lisedeyken analog makinemle fotoğraf çekerdim. Tabi o zamanlar vintage/retro yok etrafta Allah’a bin şükür. Dişimden tırnağımdan arttırdım da aldım o makinayı, öyle değerli. Ara Güler’in fotoğraflarına özenirdim. Magnum Photos, of of of. Güzellik görsellik algımı bunlarla şekillendirdim diye mi saçma sapan, basit geliyor tüm bu şeyler, bu yüzden mi gözüme batıyor?

 Neyse kadın dergisinden nereye geldim. Hayır bana biraz teşhircilik gibi geliyor da tüm bunlar. Bana geri kafalı deyin isterseniz, öyle diyorsanız öyledir. Daha moderniteye alışamadan postmodernite beni zaten bozar, gülümserim eyvallah dercesine bana muhafazakar diyene. Guy Debord gibi olup Gösteriye katılmayı reddetmek istiyorum. Şimdi kendimi de aklamam lazım: Valla benim bir tivitırım var, arada bir Ezginin Günlüğü yada dünyanın başka yerlerinden şarkılar paylaşıyorum, genelde beynimi kirletmek için haberleri takip ediyorum. He bi de şu gariban blog hesabım. Bin yıldır da yazmamışım zaten. Aklandım mı gözünüzde? Kendimi aklıyorumdur belki değil mi? Bakın ben ne kadar masumum diyorumdur da kendimi aklıyorumdur sizin nezaretinizde.  Velhasıl kelam şöyle: Gideyim  buralardan, dayanamıyorum…

18 Eylül 2014 Perşembe

ibrâhîm





ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim


Asaf Halet ÇELEBİ

23 Kasım 2013 Cumartesi

L'Insoutenable Légèreté de l'être.


"Ama güçlüler, güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar" (Varolmanın Dayanılmaz Hafifligi; sayfa:183)

21 Aralık 2012 Cuma

when i'm sad.



when i'm sad i walk around
i sit around
i lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
when i'm sad i want to be wallflower in dissapper
i want to hybernate with the bears
when i'm sad everything seems so complicated
i look down from high places
i collect poisonous mushrooms
i take long baths
i want to go back to my mother’s womb
when i'm sad i drown everything in tears
when i'm sad i feel ugly
i want to go to space, i hope aliens will destroy earth
i think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid

when i'm sad, i wear all black
i feel extra extra extra mean
i hate christmas, halloween, and birthday parties
i like to sit alone in the dark
when i'm sad, i want to run away
i want to live on a deserted island,

then i go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and i think, to kill him is a very good idea

then one morning i wake up and i feel fine
i go out and everything seems beautiful
i walk around, i sit around, i all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy

the end

29 Ekim 2012 Pazartesi

Yine "Furuğ"...


Yeniden Doğuş


Yaşam belki 
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği, 
yaşam belki 
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı, 
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur, 
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır, 
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi, 
şapkasını kaldırarak, 
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen. 

......

Ah.. 
Budur benim payıma düşen, 
budur benim payıma düşen, 
benim payıma düşen, 
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür, 
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir 
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette, 
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir. 

Ve “ellerini 
seviyorum” diyen 
sesin hüznünde ölmektir. 

Ellerimi bahçeye dikiyorum, 
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum 
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda 
yumurtlayacaklar. 



5 Eylül 2012 Çarşamba

" Yaza unutma mevsimi diyorum ben.. Kışa anımsama."

                                                      Mart ayından kalma, iki çift ayak..


Odamda otururken bazen, delice bir rüzgar eserse eğer pencereden içeri doğru, kış geldi sanıyorum ve mutlu oluyorum. Üşüyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. Yine bekliyorum havaların biraz daha soğumasını; şapkalarımı, eldivenlerimi ve en çok da şallarımı özledim. Mont ve boğazlı kazak da listeye girebilir elbette. Senin de sevdiğini biliyorum kazakları.


Gittiğim birkaç şehri düşündüm. Urfa mesela. Çok fazla gezememiştim ama keyif almıştım gördüklerimden. “Züğürt Ağa”nın çekildiği handa oturup kahve içmiştim, Şener Şen gözümün önünden gitmemişti, gülüp durmuştum öyle.

Biliyorsun, seninle yürümeyi severim kardeşim. Okullar açılınca, sen yine başka bir şehre gideceksin. Bencilce olabilir ama seni yine de anlarsın: senin oraya gitmenin güzelliği, benim yanına gelmek için gün saymamla bir bütün. Havalar soğuduğunda, bir gün yola çıkıp geleceğim. Biletimi, sabaha karşı vapurda olabileceğim bir saate ayarlayacağım. Latife Tekin bir kitabında şöyle yazmış: “Güneş öncesinin serinliğinde yamaçlara, vadilere uykulu gözlerle bakarsanız, dünya nasıl rahat eder anlıyorsunuz işte.” Ben de vapurda, ellerim ceplerimde senin olduğun kıyıya bakma istiyorum, gülerek. Sonra sen beni iskelede karşılarsın, uzun uzun sarılırız. Henüz kimseler yoktur sokaklarda. O meşhur börekçiden bir şeyler alıp, sadece sabahları –yeni demlendiği için- güzel olan çaycıda çay içeriz. Ellerimizi tutup güçleniriz. Akşam, her fırsatta gittiğimiz uzaktaki çaycıya –senin eskiden çalıştığın yer- gideriz. Yürürüz bol bol. Üşürüz biraz. Eskilerden bir şeyler hatırlarız. O kadar konuşup da, bir yol bulamayışımıza çaresizlikle gülümseriz. Bak şimdiden nasıl özledim. Hadi kış, gel artık!